Araba ile Bulgaristan Turu: Şehirden indim köye


Türkiye’ nin coğrafyası sanırım her gezgini büyüler. Yani sadece kendi ülkemizin doğal güzelliklerle dolu yedi bölgesi yetmezmiş gibi, dört bir yanımızda görülecek başka bir güzellik, apayrı medeniyetler, farklı kültürler var. Şöyle azıcık başınızı kaldırıp, nerede olduğunuza kuşbakışı bakarsanız, siz de bizim gibi etkileniyor ve heyecanlanıyorsunuzdur eminiz. Kuzeyimizde soğuk iklimi ile çok yakınımızda olmasına rağmen bizden çok uzak kültürü ile Moldova, Ukrayna, Rusya; Güneyimizde kökenlerimizin çok da uzak olmamasına rağmen hep çok farklı olduğumuz Arap devletleri; Doğumuzda Gürcistan, Ermenistan ve diğer Türki cumhuriyetlerin içinde bulunduğu bir bilinmezlik ve keşfedilmemişlik; Batımızda ise gitmelere doyamadığımız Avrupa kentleri ile sarmalanmış haldeyiz. İçimize kadar sokulmuş adalar ve adacıkları da sayarsak tam anlamıyla enteresan bir kesişim kümesinde yer alıyor bizim ülkemiz. Aslında çok şanlıyız ama birçok nedenden dolayı da çok şanssız – ki şu an bu konulara girmeye hiç niyetim yok.-

Neyse, yine sıradan bir “Nereye gitsek?” günümüzde, baktık Schengen vizemiz var ama bu seyahat için çok fazla bir bütçemiz yok. Uçak biletlerine göz atınca fark ediyoruz ki son dakikada bu mevsim için uygun bir uçuş yakalamamız pek mümkün görünmüyor. Ama kendi aracımız ve kesinlikle kısa bir kaçamak yapasımız var. Üstüne hem benzini hem de keyifli bir seyahati paylaşabileceğimiz bir ekibimiz de. Zamanımız da yeteri kadar mevcut ama çok uzaklara gidecek kadar fazla değil. Google haritalardan zoom out yapıp, seçenekleri değerlendirdiğimizde en uygun olan istikamet Bulgaristan diyerek komşunun yollarına vuruyoruz kendimizi.

İşte böyle hızlı bir karar sonucunda, herhangi bir plan yapmadan sadece Bulgaristan’ a gitmek niyetiyle çıktık yola. Yok Bulgarlar şöyle suratsız, yok Bulgaristan böyle fakir, yok sınırda çok bekletirler de almazlar, ne duyduysak kulak ardı ettik. Çok da güzel yaptık.

Öncelikle Bulgaristan’ a geçmek için Edirne üzerinden Hamzabeyli sınır kapısına ardından da sırasıyla Burgaz, Varna, Razgrad, Omurtag ve Plovdiv‘ e gittik. Seyahat güzergahımız haritada tam olarak şu şekilde görünüyor.

ekran-resmi-2016-12-19-14-31-57

Erken saatten yola çıkıp yaklaşık 3 saat sonra sınır kapısına ulaştık. Sınırda aracımıza çıkış pulu alıp, vize ve pasaport işlemlerinin ardından görevlinin bize iyi yolculuklar dilemesiyle yola devam ettik. Genellikle bloglarda anlatılanın aksine biz Schengen vizemiz ile Bulgaristan’ a geçişimizde herhangi bir sıkıntı yaşamadık. Kapıda yaklaşık 30- 40 dakika kadar bekledik ki bunu da çok garipsemedik açıkcası. Belki daha kötüsüne hazırlıklı olduğumuz için sorunsuz denilebilecek bir yolculuk sonucunda Bulgaristan’ a ayak bastık.

İlk durağımız Burgaz‘ a neden gittiğimiz hakkında hiç bir fikrim yok. Sanırım sadece sınıra yakın bir şehir olduğu için, haritada kapladığı alan bakımından gözümüze nispeten daha gidilesi göründüğü için ve bu sırada çok yorulduğumuz için olabilir. Bu arada direkt Burgaz’ a gitmek için şehre daha yakın olan Dereköy sınır kapısını kullanmalısınız. Ancak biz, bahsettiğim gibi, nereye gideceğimizi planlamadan yola çıktığımız için yolu biraz uzatmış olduk. Küçük köy ve kasabalardan geçerek sonunda ulaştığımız Burgaz, Bulgaristan’ ın dördüncü büyük şehri. Sakin, huzurlu bir yer Burgaz. Özellikle yaz aylarında daha kalabalık, hareketli, eğlenceli bir şehir. Hemen Karadeniz’ in kenarında yer alıyor dolayısıyla kumlu plajları yazın turistler tarafından da çok fazla rağbet görüyor. Uzun sahilinde uzun yürüyüşler yapabilir, şehir merkezi yer alan cıvıl cıvıl kafelerde uzun kahve molaları verebilirsiniz. Renkli binaları, parkları ile insanı keyiflendiren tam bir Avrupa kenti. Öyle çok fazla gezilecek turistik bir yeri yok ama mimarisi güzel korunmuş tarihi binalarla dolu caddeleri var. Aleksandrovska ve Aleko Bogoridi Caddesi şehrin ana merkezleri. Burgaz Devlet Operası ve Burgaz Filarmoni Orkestrası’na ev sahipliği yapan enteresan mimarisiyle bir opera binası da mevcut. Burada fark ediyoruz ki burun kıvırdığımız, köylü dediğimiz, fakir dediğimiz, suratsız dediğimiz yani her bakımdan gözümüzde bir değeri olmayan ya da çok az olan küçük bir Bulgaristan şehrinde bile sanata, doğaya, tarihe, insana bizde olduğundan çok daha fazla değer veriliyor. Kültürü, tarihi, coğrafyasıyla kat be kat üstün olan ve 82 ilinin her birinde farklı bir tat bulunan güzel ülkemizde neden bazı şeylere hiç değer verilmiyor, kıymet bilinmiyor anlamak imkansız.

Burgaz’ dan sonraki hedef ise Varna. Varna bu seyahatimizde bizi kesinlikle mükemmel derecede mutlu eden bir şehir oldu. Güzel, hareketli, dolu dolu, aktif, enerjik bir yer burası. Sahil şeridi boyunca uzun yürüyüşler yapabileceğiniz, öğrenci popülasyonunun fazla olması sayesinde kendinizi canlı ve dinamik hissedeceğiniz, geniş ve hareketli caddelerinde leziz yemekler yiyebileceğiniz oldukça gelişmiş bir Bulgar şehri burası. Aslında yazın bir haftalık tatil için ideal bir yer. Hem yakın, hem ucuz, hem de keyifli bir şehir. Varna’ da gezilecek yerler arasında Vladislav Varnenchik Park ve Müzesi, Varna Arkeoloji Müzesi, Varna Belediye Binası, Varna Kathedral, Varna Drama Tiyatrosu, Varna Etnografya Müzesi, Early Christian Basilica of Odessos, Roma Hamamları, Deniz Parkı, Altın Kumlar var.

Varna’ dan Plovdiv istikametine giderken nasıl olduysa yolda ilgimizi çeken bir tabela gördük ve ani bir frenle durup ne olduğuna bakmak istedik. The Stone Forest (Pobiti Kamani). 2011 yılında Unesco Dünya Mirasları listesine girmeye aday olmuş ama kabul edilmemiş bir doğal taş ormanı burası. Bu alanda 5- 7 metre uzunluğunda taş yıkıntıları ve çolak bir arazi mevcut. İki Bulgar jeolog kardeş Peter ve Stefan Bonchev Gochev burasının 50 milyon yıl öncesine, Doğu Avrupa’ nın okyanuslarla kaplı olduğu dönemlere uzanan bir tarihi olduğuna inanmışlar. Bize göre sadece yıkık taşların olduğu ıssız bir yerdi burası. Kısa mola ardından ” Bu neydi şimdi?!é diyerek yolumuza devam ettik.

Sonunda asıl hedefimiz olan Plovdiv‘ e doğru devam etmeye başladık. Ama işte ne olduysa bu arada oldu. Geçtiğimiz köylerden ikisi Omurtag ve Razgrad bu yazımızın “Bulgaristan Turu: Şehirden indim köye” olarak seçtiğimiz başlığını belirleyen yerler oldu. Şehirden indim köye mi desek, köyden indim şehre mi desek bilemedik gerçi ama siz ne demek istediğimiz anladınız. Yıkık dökük evler, boş ve bakımsız köyler, bozuk yollar, üstü başı pislenmiş çocuklar, her köşede dilenci, 1970′ lerden kalma külüstür arabalar.. “Nereye geldik biz, biraz önce yola çıktığımız o Avrupa şehri bu ülkede değil miydi?” demeye başladık. Sanki Avrupa’ dan Orta Doğu’ ya ışınlanmışız gibi. Tek fark: insanların boynundaki haç motifli kolyeleri ve etrafta kiliselerin olmasıydı.

Yol üzerinde bir durup, dinlenmek istedik. Az ileride bizim köy kahvelerinden hallice bir mekan bulduk. Adımımızı atar atmaz şaşkın gözlerle bize bakan birkaç müşterinin olduğu kahveye girdik. İçeride geleneksel kostümleriyle, belli ki bir gösteriye çıkmaya hazırlanan, çocuklar doldu bir anda. Daha biz ne olduğunu anlamadan, müzik çalmaya başladı ve çocuklar masaların arasında folklör oynamaya başladılar. Şaka gibi değil mi? Bildiğiniz kamera şakası! Dahası biz -kapı gıcırdısına dayanamayan tipler- kalktık bir de çocuklarla birlikte dans ettik. Evlere şenlik. Razgrad ve Omurtag civarında adını bile hatırlamadığımız bu vasat Bulgar köyünde geçirdiğimiz üç beş saat, her neyse, o kadar gerçek ve içtendi ki kendimizi gerçekten ne Avrupa, ne Orta Doğu tam anlamıyla “hiçbir yerde” hissettik. Hani derler ya “in the middle of nowhere”.. Aynen öyle bir yerdeydik. Yemekleri leziz ve ucuz, insanları sıcak ve yardımsever, güleryüzlü ve anlayışlı bu köye bayıldık. Tekrar gitsek bulabilir miyiz, inanın emin değilim. Bu arada belirtelim bu köyde biz insanlarla Türkçe anlaştık ve süper eğlenceli oldu.

İşte bu gibi anlar, hedef değil yolculuktur asıl önemli olan dedirtir insana. Bu yüzden bir havaalanından diğerine, oradan da hop şehrin turistik tarihi meydana gidip, bol bol fotoğraf çektiniz diye o şehri keşfettiniz, o ülkeye tick attınız zannetmeyin. O insanları, kültürü ne kadar anladınız ve yaşadınız, o havayı ne kadar derin soludunuz, o yollarda kimlerle tanışıp, neler yaşadınız, asıl önemli olan budur. Eğer sadece Sofya’ ya, Plovdiv’ e veya Varna’ ya gidip, meydandaki kafede takılıp, bir iki alışveriş yaptınız diye ben Bulgaristan’ a gittim diyorsanız, biz de size çok eksik bir seyahat yapmışsınız deriz. Bulgaristan’ ı bir de köyler arasında yol alarak keşfetmelisiniz.. Her gittiğiniz yerde şehirden köye inmeli, köyden tekrar şehre çıkmalısınız ki ne köyü çok küçümseyin ne de büyük şehrin şaşaasına çok özenin. Bizden naçizane bir tavsiye olarak alın ve bu önerimizi kesinlikle bir değerlendirin, pişman olmayacaksınız.

Bu arada haritamızda son rotamız olan Plovdiv yani Filibe Bulgaristan’ ın en büyük 2. şehri. Başkent Sofya’ ya 130 km uzaklıkta yer alıyor. Şehir, hala Türkçe isimleri ile anılan Cehennem Tepe, Saat Tepe, Taksim Tepe, Bunarcık Tepe, Nöbet Tepe, Cambaz Tepe, Marko Tepe adında yedi tepeden oluşmuş. Filibe (Plovdiv) ortasından geçen Meriç nehri ile bölünmüş, sevimli ve oldukça hareketli bir şehir. Burada görülecek başlıca yerler arasında; Eski Osmanlı mahallesi, Cuma Camii, Cumayalı Meydanı, Saat Tepe, Roma Antik Tiyatrosu, Roma Stadyumu, Knyaz Aleksander (Prens 1. Aleksander Caddesi), Lamartine’s house, Nöbettepe ve Stefan Stambolov Meydanı var. Şehir yarım günde bitirebileceğiniz cinsten.

Buyrun.. Bu yolculuğumuzdan bir kaç kare daha.. Şimdiden keyifli seyahatler dileriz efeem 🙂

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *