Aix En Provence Hayali ve Hayal Kırıklığı


Bizim Aix En Provence ile tanışmamız tamamen hiç planlamadığımız bir döneme denk geldi. Bu bölgeyi anlatmaya başlayacağım ama önce Aix-En-Provence ile tanışmamıza vesile olan küçük bir anımızı paylaşmak istiyorum..

30 Ağustos 2012 tarihinde Rus arkadaşımız Kira ve (o zamanki) Fransız erkek arkadaşı Philippe’nin Marsilya’da yapacakları düğünlerine gitmeye karar verdik. Düğünden birkaç gün önce Marsilya‘ya giderek, şehri gezecek, Marsilya sahilinde hafif bronzlaşacak ve yavaş yavaş uzun zamandır beklediğimiz bu düğüne hazırlanacaktık. Ama her zamanki gibi sadece düğün için o kadar yolu gitmek, vize almak, uçak biletine tonlarca para harcamak bize çok da “efektif” ve “ekonomik” görünmedi. Haliyle, rotamıza başka nereleri ekleyebiliriz diye bir araştırmaya giriştik. Haritayı açarak bu geziye dahil edebileceğimiz yerlerin listesini çıkartıp, tren ve uçak biletlerini tabii bir de otelleri incelemeye başladık. Hiç aklımızda olmamasına rağmen bir anda Marsilya-Stockholm uçuşlarının çok ucuz olduğunu fark ettik ve düğünün ertesi sabahı Stockholm‘e uçarak, orada da eski sınıf arkadaşımız Alisa’yı ziyaret etmeye karar verdik.

Şimdi bu yazıyı okuyan bir çok kişi “Marsilya gibi güneşin ve denizin olduğu bir yerden, Ağustos ayında Stockholm’e neden gidersiniz ki?” diye soruyor olabilir. Öncelikle haklısınız çok yanlış bir karardı. Kararın yanlışlığı ise kesinlikle en güneyden en kuzeye gitme kararımız değil ama uçuş saatimizin düğünün hemen ertesi sabahı saat 7:30′ da olmasıydı! Ne alaka demeyin.. Tekrar anımsatayım: Düğün bir Rus ve Fransız çiftin düğünü. Yani? Rus deyince aklınıza gelen ilk şey nedir? Vodka! Peki Fransız deyince? Şarap! İşte! Yemek boyunca aperitif olarak art arda yudumlanan o leziz Fransız şarapları ve “Artık biz kalkalım, sabah uçuşumuz var!” dediğimizde elimize tutuşturulup zorla fondip yaptırdıkları o Rus vodkaları sayesinde, otele dönüşümüz sabah 6:00 oldu. Ayılmamız ise tam 7:30! Bir anda yataktan fırlayıp, dağınık odamızda valizlerin içine kıyafetleri tıkıştırmaya çalışırken, bir taraftan Merve ile birbirimize söylemediğimiz laf bırakmıyorduk.

Duygu: Ben sana erken kalkalım dedim!”

Merve: Sonra aldın bir kadeh daha tokuşturmaya başladın ama!

Duygu: Ne yapayim baktim sen geçmiş hala dans ediyorsun, tık yok! Ben de beklerken bi’şeyler içeyim dedim!

Merve: Hangi akla hizmet sabahın köründeki uçağa bilet aldın ki! Aklına gelmedi mi sabahlayacağımız?

Duygu: Pardon! Ben bileti alırken sana saatini söylemedim mi? Sen deseydin yetişemeyiz diye!

Ve sair.. ve sair.. Halimiz içler acısı. Tabii bu hengamede ayaklarımız birbirine dolaşmış, sinirler gerilmiş, stres hat safhaya çıkmıştı bile. Sonunda ben bir koltuğa oturup: “Merve, şu an uçak kalktı bile, biz ne yapıyoruz ya?” dediğimde Merve hala “Hadi yetişebiliriz” diye hayatının çabasını sarf etmeye devam ediyordu. Sonunda Merve de pes etti ve biz önce booking.com’dan yaptığımız rezervasyonu iptal etmek için otelde wifi bulunan tek noktaya yani lobiye indik.  Tabii ki bizim de şartları ve kuralları kabul ediyorum diye tick attığımız anlaşmaya göre en geç 24 saat önce iptal ve ücret iadesi yapıyordu ve dolayısıyla paramızın tamamı yandı. Sonra Luftansa’yı arayarak dönüş biletimizi iptal edebilir miyiz ya da dönüşü Stockholm yerine başka bir şehir ile değiştirebilir miyiz diye sorduk. Bu da mümkün değildi. Çünkü gidiş bileti kullanılmayınca dönüş otomatik olarak iptal oluyormuş. Sonra tekrar Marsilya’dan Stockholm’e uçak bileti baktık. Son anda belki hesaplı bir şey yakalayabilir miyiz diye. Ama maalesef. En son Alisa’yı arayarak, durumu anlattık ve artık kabul etmek zorunda olduğumuz gerçeği söyledik: “Alisa, biz uçuşu kaçırdık, gelemiyoruz!” Bu arada rahat gittik mi diye bizi merak eden arkadaşımız Kira hikayemize nedense çok güldü ve “Ben zaten hiç ihtimal vermemiştim, hadi şehir merkezine gelin akşam yemeğe çıkıyoruz.” dedi.. Biz de bütün günü plajda geçirdikten sonra kalkıp Marsilya eski şehir merkezinde düğün tayfası ile buluşarak halimize epey güldük.

Ertesi gün artık Marsilya’da yapılacak bir şey kalmamıştı. Biz de yine dahiyane bir fikir ile spontane bir şekilde trene atlayıp, bu civardaki yerleri gezelim diyerek istasyona doğru yola çıktık.  İlk durağımız Marsilya’ya 30 km mesafede bulunan Aix-En- Prevence..

Aix-En-Provence ile ilgili ilk hatırladığım şey ise aşırı kuru bir hava. Trenden iner inmez sanki yerden sıcak bir hava kütlesi yükseliyor ve neredeyse nefes alamıyorduk. Tren istasyonu o kadar boştu ki yanlış bir yere mi geldik diye düşünmeye başladık.

Ama tabelalar doğru yerde olduğumuzu kanıtlıyordu. Herhalde bu mevsimde çok talep gören bir yer olmama sebebi bu kuru hava olsa gerek diye kendimizi teselli ettik. Neyse, tren istasyonundan çıkarak şehir merkezine doğru devam etmeye karar verdik. Cafe, restoran, mağazalarla dolu kocaman bir caddeye geldiğimizde burasının şehir merkezi olduğunu düşünmeye başlamıştık ki sonunda oldukça büyük ve modern bir turist ofis görünce iyice emin olduk. Ben ilk izlenimden hiç memnun kalmamış ve bu ön yargı ile geri dönmeye, başka bir yerlere gitmeye karar vermiştim bile. Aşırı bir hayal kırıklığı yaşadığım ve ne işimiz var burada diye düşündüğüm ender yerlerden biriydi Aix-En-Provence. O kadar güzel şey duyduktan sonra zihninizde canlanan yer ile gerçekte karşılaştığınız manzara birbirinden bu kadar zıt olunca sanırım siz de aynı şeyi hissederdiniz. Neyse, bizim Merve inatçıdır. Kolay pes etmez. Hayal kırıklığına teslim etmez kendini. Ben caddenin ortasında bir banka oturup etrafı izlerken, Merve çoktan bilgi almak için turist ofise girmişti bile. Elinde bir harita ile dışarı çıktı. Yanıma oturup gidebileceğimiz yerleri sıralamaya başladı.

La Rotonde meydanı ve çeşmesi, Cours Mirabeau, Rue Espariat, Place Hotel de Ville, Place de L’Archevéche,  Place d’Albertas,   Passage Agard, Rue De L’Opera, Rue d’Italie,  Musee Granet, bu şehrin en ünlü sanatçısı Paul Cezanné’nın müdavim olduğu Les Deux Garçons Cafe, Meşhur badem ezmeli Calisson’u, tarihi şekerlemeci Bremond’un dahil olduğu

Bu bir saatlik turdan sonra biz aradığımızı bulamadan Marsilya’daki otelimize geri döndük ve yine ani bir manevra yaparak, trenle önce Paris’e sonra da Hollanda’ya doğru yola çıktık. Bergen op Zoom, Roosendaal, Breda, Tilburg ve Eindhoven’ı kapsayan yaklaşık 5 günlük hiç planlanmayan bir seyahat yaptık. Bu seyahatin detaylarını  

 yazımızdan da okuyabilirsiniz. Kesinlikle kabul etmek gerekir ki çok keyifli ve çılgın bir tur yaptık ama bu arada Provence’da çok önemli bir şeyi atlamıştık. Bunu fark etmemiz ise bu geziden yaklaşık 3 sene sonra oldu. O zamanlar instagram’ın olmaması, bizim aslında birer gezi blogerı olduğumuzu fark edemememiz ve plandan çok hislerimize göre hareket edişimiz, Aix en provence şehir merkezine ayak basar basmaz beğenmemiş ve acilen kaçmak istemiş olmamız ve en önemlisi Stockholm gezimizin iptali ile birlikte bütçemizin çok fazla sarsılmış olması gibi birçok sebepten dolayı Provence’ın lavanta bahçelerinde gezmeyi bırakın, bir fotoğraf bile çektiremeden döndük.

Çok pişman değiliz zira o lavanta bahçeleri illa bir gün görülecek 🙂 Ama yine de size daha planlı bir rota önermek istiyoruz. Şimdiki aklımız o zaman olsaydı ne yapardık?

Aix En Provence ve Lavanta Bahçeleri Gezi Rotası

Bu rotaya en yakın havaalanlarının bulunduğu Marsilya ya da Nice‘e geldikten sonra, TGV trenleri ile Aix En Provence’a geçmelisiniz. Bu küçük orta çağ şehrini yarım günde gezip bitireceksiniz. Konaklama için Aix- En- Provence’da merkezde kalmanızı ve buradan araç kiralayarak günübirlik turlar ile lavanta bahçeleri ve küçük köyler civarında gezmenizi öneririz. Provence’ın çok iyi bildiğimiz L’Occitane mağazasından bol bol alışveriş yapabilir ya da en azından bu nefis kokulu, doğal ürünleri test edip çıkabilirsiniz de 🙂 Bir diğer “kesinlikle” uğramanız gereken mağaza zinciri ise Savon de Provence. Bu bölgede sık sık karşınıza çıkacak yöreye özgü sabunlar artık bir dünya markasına dönüşmüş durumda.

Aix En Provence’ın diğer yüzü olan instagram’daki o müthiş lavanta bahçelerinde çekilen fotoğraflardan anımsayacağınız  gezi rotanıza dahil etmeniz gereken yerler ve rota önerilerimize geçmeden önce buraya tıklayarak Provence Guide’ın önerisi olan güzergahı inceleyebilirsiniz. Biz bu uzun haritayı aşağıdaki gibi üçe bölmenizi öneriyoruz:

1- Plateau Valensole Rotası:

2-  Luberon& Mont-Ventoux Rotası:

Luberon dağının eteklerine kurulmuş Rosillion köyüni görmeyi unutmamalıymışsınız. Buradaki kızıl kayalar kendinizi Arizona’da gibi hissettirecek diyorlar, eğer gittiyseniz tabii 🙂

3- Les Baux de Provence- Gordes-Avignon- Arles- Rotası:

Arles, Vincent van Gogh’un da yaşamak ve tablolarını yapmak için seçtiği yermiş. Gordes’te yer alan  Coulon Vadisi üzerine asılmış, birbirinin üzerine yığılmış gibi duran bir dolu taş ev manzarası büyüleyiciymiş. Ayrıca en dik yokuşlu yeri de Les Baux de Provence’mış. Tepeden mükemmel bir manzara olduğu söyleniyor.

Umarız Marsilya’da ne yapacağım diye düşünenlere ya da Provence Lavanat bahçesi turu planlamaya çalışanlara yardımcı olmuşuzdur. Rotaları denedikten sonra görüşlerinizi bizimle paylaşırsanız çok ama çok seviniriz.

Şimdiden mis kokulu tatiller dileriz..

Leave a Comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *